Beni gezdir

Eskiden “Hanımı gezdirmek” diye bir meşgaleden bahsederdi erkekler. Bu kapsamı muğlak eylem arada sırada yapılır ve erkekler bunu yapıyor olmaktan övünürdü. Nasıl bir şeydi “Hanımı gezdirmek” işi ki kadınlar komşunun kocasının karısını ayda bir mutlaka gezdirdiğini kendi kocalarının başına kakarlar ve kendilerinin “gezdirilmiyor” olmalarına çok üzülürlerdi? Üstelik komşu kadın akşam vakti “gezdirilmekten” geldiğinde mutlu, mesut ve biraz da komşu evlerin pencerelerinden kıskançlıkla izlendiğini bilerek evine hafif bir kurumla girerek “gezdirilmeyen” kadınların evindeki ortamı biraz daha gererdi. Komşunun karısı bir ev köpeği miydi? Ya da yeni yürümeye başlamış bir çocuk muydu? Bir kadın neden ve nasıl “gezdirilmesi gereken” bir nesne olarak görülüyordu? Yani neden ailecek gezildiği düşünülmüyordu da “Hanım gezdirilmiş” oluyordu? Adam o ender günün dışındaki günlerde karısını hiç takmadan kendi bildiğini yapıyor ve sadece “Hanımın gezdirildiği” gün mü beraber bir yerlere gidiliyordu? Karı koca birlikte evin dışında geçirilen zaman erkek için bir hayat rutini değil de hobi gibi bir şey miydi?
Modern hayat “Hanımı gezdirmek” gibi saçma sapan kavramları yok etti. Artık “Hanımlar” tasması çıkarılmış köpek muamelesi görmüyorlar. Ben de uzun yıllardır bu tamlamayı duymuyordum, ta ki kocasıyla yeni barışmış bir tanıdık geçtiğimiz ay, barışmalarının çok uzun ömürlü olmadığını ve kocasının yine “kendisini gezdirmemeye” başladığını söyleyene kadar. Kadıncağızın anlatmaya çalıştığı şey, affedilen kocanın yeniden pazar günleri arazi olmaya başladığıydı ama “Hanım gezdirmek” ne demek? Böyle rezil, böyle aşağılayıcı, böylesine erkeğin kadına yukarıdan baktığı bir tanımlama olabilir mi? Bu söylem en yüksek perdeden cinsiyet ayrımcılığının kabulü değil midir?
Geçtiğimiz Cuma günü günübirlik Antalya iş seyahatim yüksek tansiyonun ayar çekmesiyle akşam kalmalıya dönüştü, cumartesi sabahı muhteşem bir Antalya gününe uyandım. Bir yerlerden mayo ve terlik edinip kumsala koşmak var ama mübtelâ-yı tansiyona sor gündüzleri kaç derece diyerek denizle temassız hasret gidermeye ve “kendimi gezdirmeye” karar verdim. Antalya Kaleiçi’ne her zaman Hadrian kapısından girerim, benim İmparatordan neyim eksik? Uzun yıllardır gitmediğim Kaleiçi’nin her tarafı restore edilmiş, ne kadar güzelleşmiş ve bambaşka bir yer olmuş. Eskiden burası dökük saçık pansiyonların yeriydi, şimdilerde içinde kocaman bahçeler, temiz havuzlar olan konaklama yerleri, fine dining restoranlarla dolmuş. Ana sokak boyunca yürüyerek kendimi uçtaki burçta yine bir restorasyon çalışmasının içinde bulunca rotayı sahil yoluna kırdım. Biz Yozgatlılar deniz görünce kendiliğimizden iyileşiriz ve yerel seçim sonrası yine meşhur olsak ta denizin güneşin değerini çoğu kişiden daha iyi biliriz. Saat sabahın dokuzu olduğundan henüz çok az insanın yürüdüğü yolun üst tarafında yüzlerce sık ağaçların güneşten koruduğu ve her birisi denizi mükemmel bir manzara ile gören yumuşak minderli koltuklarıyla dev bir cafe var. Koskocaman bir yer, hiç kimse yok, ortalıkta bir tane garson çocuk dolanıyor. Denizi gören güzel bir koltuğa oturdum, garson çocuk geldi ve saat 12’ye kadar oturduğum bölümün kapalı olduğunu söyleyerek iç tarafa geçmemi rica etti. Burada otursam olmaz mı, şu manzarayı bırakıp kalkmak öyle ağır geliyor ki? Çocuk saat 12’ye kadar tek garson olduğunu, servislerde geç kalmamak için bu kısmın kapalı tutulduğunu söyledi. Sen de haklısın evlat! Yediğinin içtiğinin parasını ödemeden şu ağaçların arasında kaybolup giden müşterinin adisyonunu senin maaşından keserler. İlerde daha güzel manzaralı masalar olduğunu söyledi, kuzu kuzu kalkıp peşine düştüm ama haklıymış, o masalardan deniz daha geniş ihtişamıyla ve üzerindeki yaz güneşi ışıklarıyla her saniye binlerce defa göz kırpıyor. Bitki çayı istedim, çocuk bir tek ıhlamur olduğu söyledi, getirdiği ıhlamur değil şifanın ta kendisi. Minnacık bir porselen demliğin içine mis kokulu ıhlamurları bolca atıp üzerine kaynar suyu dökmüşler, altın sarısı rengi cam bardakta, nefis tadı damakta şükür duygusu uyandırıyor.
Bir saat seyir niyetiyle yerleştiğim masada beş saat oturdum deniz, güneş, ağaç, gölge, beş demlik ıhlamur ve yavaş yavaş akan hayatın o benzersiz birleşiminde. Hanımı gezdiremedim ama sorun değil. Antalya’da Akdeniz’i gören bir yere otursanız bile saatlerce gezmiş oluyorsunuz. Ailecek bol gezmeli bayramlar dilerim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahsen Aral Uyar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Anayurt Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Anayurt Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Anayurt Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Anayurt Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.