‘Yalnızlıktır dininiz’

“Karıncalar / Bir Savaş Vardı”, Boris Vian ve John Steinbeck gibi iki büyük ismin eserlerinin harmanlanarak uyarlanması bakımından, seyirciyi günler öncesinden heyecanlandıran bir oyun. Normal şartlarda Vian’ın tatlı - sert kara mizahını yedirdiği Fransız havası, Steinbeck’in çarpıcı sonları seven realistliğiyle buluşunca ortaya ne çıkacağını kestirmek oldukça zor. E bu iki isim savaş konulu diye oyuna milliyetçilik de yedirmez. Madem İzmir DT yapmış, Ankaralara kadar da gelmiş, izlemekten başka çaremiz yok dedik; kara mizah, toplumun ötekileriyle buluşup tokat gibi bir sonla çarptı suratımıza.

Gökhan Aktemur tarafından uyarlanan oyun, M. Akif Yeşilkaya rejisörlüğünde Akın Kurt’un tek kişilik oyunculuğuyla can buluyor.  Kurt’un sahne hakimiyetinden ve samimi oyunculuğundan etkilenmemek elde değil elbet ancak bu oyun Akün Sahnesi’nin oyunu değil, her şeyden önce orada anlaşalım. Stüdyo Sahne’de çiçek gibi olur; doğru sahne seçimiyle hem oyuncu hem dekor devleşirdi. Belirtmekte yarar var.

Savaşın içindeki bir askerin yaşadıklarını sevgilisini anlatışını konu alan oyun, sizi muhatap almıyor. Tüm kurgu, tamamıyla bir askerin sevgilisi Jaklin’e uzun bir mektubu okurcasına seslenişinden ibaret.

“Karınca sürüsü gibiyiz” diyor çok sevdiği Jaklin’e bizim asker, “Burada kimsenin kimseden farkı yok.”  Zira oyunun başında, yukardan uzun saçları, sivil giyimi ve aksesuarlarıyla ıslık çalarak inerek saçlarından ve küpelerinden kurtulması, nihayetinde üniformasını giyerek “karınca sürüsü”nden birine dönüşmesi oldukça iyi yansıtıyor fiziksel olduğu kadar psikolojik de olan bu değişimi.

Sevgilisine suda yüzen bir kadın cesedi için kimsenin durmadığını anlatırken henüz acıya duyarsızlaşmamış askerimiz, “Şimdi yeryüzündeki en yalnız şey budur, suda yüzen bir ceset” Zira ortalığın pisliğinden bahsederken “Ama ben seni anlatmadım” diyor Jaklin’e, “Herkes anlattı, ben anlatmadım. Anlatırsam bu çamurun, pisliğin, kanın içinde kaybolursun diye düşündüm…”

İşte böyle böyle, kimi zaman bombaların arasında nefes nefese, kimi zaman acıdan haykırarak, kimi zaman her şey olağanmışçasına elma kemirerek; kısacası tam bir savaş psikolojisiyle sevgilisiyle konuşuyor karakterimiz, “Herkes birini öldürüyordu, bense seni yaşatmaya çalışıyordum.”

Oyunda, dekorun işlevselliğine dair ortak bir hayret sezdim. Zira büyük ve içi su dolu şişme bir havuzun içinde ikisi yan yana ikisi alt alta konumlandırılan dört platformun eşitsizliği oyunun başında beni rahatsız etse de ilk bombardıman sahnesinde suda patlayan bombaları ve fışkıran kanları görünce ve bir de askerin nefes nefese “Televizyondaki gibi değil Jaklin, inan bana” repliği üzerine adete bir coşku peydahlandı içimde. Gözlerimi kocaman “vay be” anlamında açtım yanımda oturan arkadaşıma, o da gözlerini kocaman açarak karşılık verdi bana. Harbiden de vay be.

Tüm arkadaşlarını kaybettiği o bombardımanın ardından ceset yığınlarını aşarak en nihayetinde savaştan kaçarak sevgilisine kavuşmasının hayaliyle koşarken, bir mayına basıyor ve en çarpıcı sahnelerden birisi başlıyor, çünkü bir asker “Tanrının arkasını döndüğü bir yerde, bir mayının tam üzerinde” artık. Günler sürecek devasa bir yorgunluk onu bekliyor, bir mayının üzerinde öylece yaşama tutunmaya çalışıyor. Bir yandan botuna dolan karıncalarla, yağmacılarla ve hatta kendi zihniyle; diğer yandan uykuyla mücadele ediyor. Günler sonra yağmurun yağmasıylaysa iyiden iyiye koyverip nihayet ayağını mayından çeken karakterimizi bir sürpriz bekliyor.

Belki de az sonra patlayacak bir mayının üzerindeki asker “Savaşta en çok hissettiğim şey korku değil, yalnızlıktı” diyor. “Yalnızlıktır dininiz. Örneğin bir trenden istediğiniz zaman ininiz” sözü düşüyor aklıma Boris Vian’ın. Yalnızlığın böylesi ilmek ilmek işlendiği, karakter üzerinden böylesi oyuncuya geçirildiği bir başka savaş oyunu daha izler miyim bilmiyorum. Vian’ın yalnızlığı işleme konusundaki başarısını “Günlerin Köpüğü” kitabında, hayatı hiç de fena olmayan; çevresi, başta eşi olmak üzere onun için çabalayan insanlarla örülü, hasta bir kadının içten içe ne denli yalnız olduğunu gözler önüne böylesi başarılı serdiğinde anlamalıydım.

Yalnızlıkların da kişisel alanları var ve o alandan içeriye ne Jaklin ne de bir başkası girebiliyor.  Bir mayının üstünde, “yalnızlık ömür boyu”…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nur Yıldız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Anayurt Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Anayurt Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Anayurt Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Anayurt Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.