Arkası yarın (2)

Temsilin başlamasına birkaç dakika kala hiç yadırgamadığımız hatta alıştığımız o sükûnete  bürünürdük çocuk halimizle. Okula sabahçı gidenlerin radyo temsillerini dinlemek gibi bir şansı olamazdı ama benim gibi öğlenci olmaya bayılan bir çocuk için temsilleri zincir yapmak ne keyifti ki bu ayrıcalığı sadece  o dönemi yaşayanlar bilir. Sıkıysa çıt çıkarsın çocuk kısmı bakalım! Tekrarı yok, araya giren reklam yok, en önemlisi internet yok ve dolayısı ile ..otub .. butub gibi medya mecralarında defalarca ve  sınırsız dinleme imkanı yok. Yani kısaca yokların çok olduğu, onca yokluk içinde mutlu kalınan, vefası kendinden menkul kıymet dolu yıllardı o yıllar.

“Susun başlıyor!” uyarısı anneden gelir ve zaten çoktan sus pus olmuş ben; radyonun içine girecekmiş gibi yakınlaşırdım küçük siyah kutuya. Radyonun içinden ansızın bir kapı açılacak ve sihirli bir el uzanıp beni tiyatro sahnesine alacakmış hissine kapılırdım. Keşke alsa derdim içimden ve orada kalsam o âlemde onca oyun ve oyuncunun içinde yaşayıp gitsem. Birgün büyüdüğümde bunların hepsini yazsam, zaman sınırım olmadan özgürce yazsam. Yazmak çok da önemli ve kabul gören bir uğraş değildi bizim ailede. Edebiyatın adı “başka şeyler”di. Matematik dururken başka şeylerle uğraşılmazdı. Zekânın simgesi, çalışkanlığın belirtisi, alnımızın akı idi matematik. Oysa dinlediğim; dinlerken kendimi bulduğum ve başka bir dünyaya sürüklendiğim, hayaller kurmayı öğrendiğim bu şeyin adı sanattı ve “başka şeyler” olamayacak kadar güzeldi.

Yüksek ve uğultulu bir efektle başlıyordu kış günü dinlediğimiz temsillerden biri. Gürül gürül dalga sesleri

ürkütücü olmuştu o an için.

Bu oyunda tekneyle denize açılan iki arkadaşın fırtınaya yakalandığı o sahne benim dîmağımda kendine yer bulmuştu. Kırk yıl öncesinden bahsettiğime göre o günün teknolojik şartlarını da göz önüne aldığımızda efektörlerin başarısını anmadan geçmek olmaz. Onca rüzgâr ve dalga sesi, teknenin kayalıklara vuruşu ve tüm bunların gece olduğunun anlatılması küçük bir çocuk için muhteşemdi. Rüştü Asyalı ve Kerim Afşar’ın karşılıklı oynadığı sahneler, arada oyuna giren Beyhan Saran ve Işık Yenersu… Bu isimler ve o mükemmel Türkçe’leri. Dünün şanslı çocuğu olduğumu bugünün her alanda acımasız bir yıpranma ve yıkım yaşadığı kültür dünyamızın, ne yazık ki hızla yozlaştığını görürken daha iyi kavrıyorum. Hele o her dilden zengin ve zarif yapısını günbegün ezip yok ettiğimiz Türkçemizin şimdiki durumunu izledikçe kahrolmamak ne mümkün. Gel de eskilere öykünme! Gel de şimdilerde radyo dinle! Ve gel de yanılıp tiyatroya git! Ben Semih Sergen’i, İstemi Betil’i ve daha nicelerini Devlet Tiyatroları sahnelerinde izlemiştim ve onları tanıdığımda lise sıralarındaydım, en sevdiğim dersim de edebiyattı.  Şiir yazmak uzak gelirdi o zamanlar. Aruzu bilir, heceyi ölçer ama düz yazıdan da hiç vazgeçmezdim. Yazarak çığlık atardım  kimse duymasa da. Kulağımın dibindeki radyoda arkası yarınlar, okulda Yahya Kemaller, rindi şeyda olmuş bir kırgın Fuzûlî. Eski pikapta Dede Efendi, “ mâh yüzüne âşıkânım taze bitmiş gül fidânım!” derken taze bitmiş gül fidanı hitâbının sevgiliye söylendiğini anlardık, gül bahçesi aramazdı gözlerimiz çünkü biz tümceleri hayalimizde canlandırmayı bilirdik. Radyo tiyatrolarının, temsillerin, arkası yarınların iyi dinleyicileri ve takipçileri olmak o zamanın olağan durumlarıydı. Kimse sizin hatta kendiniz bile sanatı en üst seviyeden izlediğinizi, kültür tarihine mâl olmuş yazarların eserlerini bu sayede öğrendiğinizin farkında bile değildi. Olması gerekenin olduğu haller olağandı. Günümüzde bir lise öğrencisinin Dede Efendi dinlediği ya da radyoda klasik edebiyat eserlerinin oyuna uyarlanıp devlet sanatçıları tarafından sahnelenip yayımlandığı saatleri radyo başında beklediği görülür iş mi? Bugünün şartlarında ne zaman ne de mekansal kavramlar buna izin vermese de eski dönemlerde radyo tiyatrolarının varlığından bîhaber nesiller aslında sanattan ve hayattan gerçek anlama dair ne çok şey kaçırmakta.

Mâziye dalıp giderken, birikmiş anlarımız gün be gün artarken hissettiğimiz en güçlü duygu özlem duygusu olsa gerek. Yoğun özlem duyduğumuz şeylerin tekrarı ve yenisinin olmaması babalarımızın ölümü gibi gelir bana. Öyle ya gidenin döndüğü nerede görülmüş? Özlemle…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ayşe Gülçin İlhan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Anayurt Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Anayurt Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Anayurt Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Anayurt Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.