Özledim

Cahit Külebi’ nin  “Benim doğduğum köyde Ceviz ağaçları yoktu, ben bu yüzden serinliğe hasretim”  diye başlayan “Hikaye”  adli şiirinde olduğu gibi, ben de köyümün yok olmuş tüm özelliklerini özledim.

Dağların tepelerinden inen, kayalara çarparak uğuldayan, Fırtına Vadisi’nden salınarak akan, insanın ruhunu tazeleyen suyun sesini özledik.

Ayder’in, Sırt yaylanın, dahası Kaçkar’ın tepelerini yalayarak ormana inen, yaprakları okşayarak yayılan, yorgun yeşilin, güz kızılının kokusuyla yoğrulmuş rüzgârın sesi hayatımızın bir parçasıydı. Her ne kadar bölgedeki HES inşaatları yüzünden bu güzellikler yok oluyorsa da.

Yaylaya gidenlere, sonbaharda dönenlere, göç yolunda çıkanlarla onları uğurlayanların birbirine karıştığı kuşların ve kuzuların sesi ile sabahları uyanırdık.

Benim okumam için çırpınan, yırtık Trabzon lastiği ile köyden Ardeşen’e, 20 km yolda, sırtıyla odun taşıyan rahmetli anacığımı hatırladığımda, yüreğimde oluşan acılarla olgunlaştım.

Bayram günlerinde giyeceğim ve yastık altında ütülediğim yamalı pantolonla büyüdüğümü hatırladım.

Sarının, kırmızının tonlarına bürünmüş, her yapraktan dağılan hüznün, ayrılığın korkusuyla yaşadım. Sahilden, ya da Büyük Şehirlerden gelenlere, yurt dışındaki gurbetçilerimize, hayranlıkla bakarak büyüdüm.

Suyun, rüzgârın, sarp kayalara yağan karların, çobanlık yaptığım hayvanların çıngırak seslerinin, denizi andıran sise karıştığı anlarda, kuzularımı kaybederim endişeleriyle yaşadım. Ağustos sıcağında derin vadinin devasa kayalıklarından adeta püsküren Ayder’i özledim.

İnsanın içinden, derdi, tasayı alıp götüren billur renkli Fırtına’yı özledim. Çocukluğumda tuttuğum, günümüzde yok edilen kırmızı benekli alabalığı özledim.

Suya düşen yapraklar Mevlevi dervişler gibi semaya dönen buz gibi suyun oluşturduğu Dere mezrayı özledim.

Kışın beyaz sessizliğin kapladığı, ilkbaharda taze yeşilin, eflatun komarların ahengine bürünen yaylalarımı özledim.

Kuzularımı, saf temiz insanımı, yok edilmemiş ormanlarımı, misafirperverliği, doğallığı, köydeki eski düğünleri, imeceleri, akşamları toplanıp, lamba ışığında kuzinenin etrafında yapılan sohbetleri özledim.

Tencerede kaynayan lahanayı, mıhlamayı, altın sarısı gibi mısır ekmeğini, yoğurdu, turşuyu, hamsiyi özledim. Gerçek insanlığı, karşılıksız dostluğu, entrikasız yaşamı özledim. Hayallerimi yüzdürdüğüm ırmakları, gölleri özledim.

Ayrı kaldığımda üzüldüğüm dostlarımı özledim. Dağından çıkan küçük dereler birbirinden güzel bütün yaylaları özledim.

Ahşap kokuların sindiği, yok edildiği 100 yıllık ahşap evlerini, serenderlerini (Nalya), yayla göçlerindeki şenliklerini, artık mumla aradığımız bahçemizdeki hormonsuz sebze ve meyveleri özledim senedin, sepetin olmadığı, sözün namus olduğu güven dolu mertliği özledim.

Köy kızlarının, çay bahçelerinde, ya da yayla yollarında sırtındaki yüküyle nişanlısına bir “merhaba”  demesinin, ya da lamba ışığında yazdığı iki satır mektubunu verebilmenin güzelliğini özledim…

Kısacası doğduğum ve büyüdüğüm coğrafyanın dağını taşını, suyu, havasını, insanını ve her şeyini özledim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Yazıcı - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Anayurt Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Anayurt Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Anayurt Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Anayurt Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.